16/4/2008 · Kategori: SEVGILI PEYGAMBERIM

KAŞKİ SEVDİĞİMİ KAMU HALK-I CİHANDA SEVSE

Kâinatın Efendisi ve İki Cihan Serveri'ne duyulan sevginin en şiddetli aşk duygularından daha yüksek olduğu topraklarda yaşıyoruz. Hiçbir Arap ülkesinde, İran'da veya bilumum Müslüman ülkeler arasında Efendiler Efendisi Hz. Muhammed için beslenen aşk duyguları, bizim coğrafyalarda olduğu kadar büyü(tüle)memiştir.

Biz onun adı anıldığında, heyecandan kalbimiz yerinden çıkmasın diye sağ elini kalbinin üstüne bastıran bir toplumun torunlarıyız. Her ne kadar o eski şiddetli kalp atışları kaybolup gitmiş, o aşklarla yaşayan cihan erleri bir yerlere gizlenmiş olsalar da hâlâ bu topraklarda Muhammed adı anıldığında hummalı heyecanlar duyan insanlar yaşar. Onun için hâlâ şiir söyleyen, ona adanmış mektuplarda zamaneden şikâyetler anlatan, siyerler oluşturup hayat sahnelerini tekrar tekrar satırlara döken insanlar var çok şükür. Bir zamanlar onun adına hilyeler, mevlitler, na'tler, kasideler yazanlar olduğu gibi.

Divan şiiriyle tanıştığım gençlik yıllarımdan bu yana onun adına sayısız şiir okumuşumdur. Bana öyle gelir ki eski edebiyatımızın sayısız şairinin yazdığı sayısız kasideler arasında en güzelleri Hz. Peygamber için nazmedilmiş olan na'tlerdir. Allah'a yakarış olan münacatlarda veya O'nun uluhiyetini tebcil adına kaleme alınan tevhidlerde, na'tlerdeki gibi akıcı bir dil, zengin üsluplar, rana söyleyişler ve parlak ifadeler bulmak zordur. Şair, Hz. Peygamber adını andığı ilk dizeden itibaren öyle bir coşar, diline öylesine bir güzellik katar, ifadesine öyle bir ruh verir ki, birden şüpheye düşer, "Başka bir şairin manzumesini mi okuyorum?" diye sormaktan kendinizi alamazsınız. Bu başarı, onun hakkında yazılan diğer manzumelere ve kitaplara da yansır, sıradan bir divan şairi, Hz. Peygamber'i anlattığı bir eser oluştururken sanki olduğundan daha büyük bir söz ustası olarak görünür. Mevlid yazarı Süleyman Çelebi veya hilye yazarı Hakani Mehmed Bey bunlardandır.

Divan şiiri bahçesine girip de tedkikte bulunduğum vakit sık sık Hz. Peygamber'i hatırladığım manzumeler, beyitler karşıma çıkar. Mesela Kanuni döneminin usta şairlerinden Taşlıcalı Yahya Bey'in bir gazeli mevcuttur. Gazel bir na't üslubunda değildir ama Hz. Peygamber'den bahisle okunduğu zaman "Budur yani!" dedirtir. İşte matla beyti:

Dar-ı dünya deli gönlüm gibi viran olsa

Ne cihan olsa, ne can olsa, ne hicran olsa

"Dünya evi şu deli gönlüm gibi viran olsa ve ne cihan kalsa geriye, ne can kalsa... (Cihan ve can ortadan kalkınca) hicran (ayrılık) da olmaz çünkü..."

Bu nasıl bir aşktır ki âşık, ayrılık bir daha yaşanmasın diye kıyameti çağırıyor ve dünyanın yok oluşunu istiyor?!.. O âşıkın gönlünü viran eden sevgisi nasıl bir sevgidir ki kıyamete eş bir şiddetle varlık gösterir ve vuslat için bütün dünyayı haraba veriyor?!.. Sonra bu âşık şair kendi dediğini haksız buluyor olmalı ki dönüyor ve vecd-i mutlak ile

Kaşki sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan

Sözümüz cümle heman kıssa-i canan olsa

terennümüne başlıyor. "Keşke bütün cihan halkı benim sevgilimi sevse de sevgiliden başka konuşulacak bir konu kalmasa, her söz sevgilinin bir başka halini, bir farklı tavrını anlatsa..."

Divan şiirinin kalıplaşmış kurallarına göre bir âşık sevgilisini başkalarının sevmesini istemez, hatta onu kendi gözünden bile kıskanır, rakiplerinden daima sakınıp saklarken şairimizin, sevgilinin aşkını herkesle paylaşıma açması, cümle cihan halkının onu sevmesini istemesi ilk bakışta aşk kurallarına ters gibi görünmektedir. Kulların sultanı diğer kullardan (rakiplerden) kıskandığı, hatta dervişlerin kendi mürşitlerini diğer dervişlerden kıskandığı, memurun amiri diğer memurlardan sakındığı bir menfaat dünyasında "Keşke herkes benim sevdiğimi sevse!" diyebilmek, ancak sevgilinin yüceliğiyle doğru orantılı olarak anlaşılabilir. Sevgili Allah veya Peygamber olunca herkesin aynı sevgiliyi sevmesinde hiçbir mahzur yoktur. Bu da aşkın zirve noktasıdır ki âşıkın kemaline delalet eder. Çünkü orada rakiplik ortadan kalkar, varlık tek vücut olur, benlik düşüncesi tükenir ve "bir"in iyiliği herkesin ve her şeyin iyiliği olarak düşünülür. Âşık ile maşuk, seven ile sevilen bütünleşince sevenlerin çokluğu ancak sevenin yüceliğiyle ölçülür. Kudret sahibi olan (Sevgili) ile kurbet sahibi olan (âşık) bu yüceliği en ziyade hak edenlerdir. Ancak aşktaki bu kemal derecesi öyle kolay kazanılır bir vetire değildir. Şairin fikrine göre bu süreç,

Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir

Her kişi âşık olurdu eğer asan olsa

İzahına muhtaçtır. Öyle ya, "Âşıklık işi bir demir dağı halka gibi ortasından delip boynuna almak gibi zordur. Zaten kolay olsaydı herkes âşık olurdu."

İmdi, Hz. Peygamber'in aşkı, daha saadet çağından itibaren her dönemde bir demir dağı boynunda taşımak kadar zor olageldiğine göre, Taşlıcalı Yahya Bey yukarıdaki beyitlerini Balkanlardaki mürşidine de söylemiş olsa, komşu kızına da söylemiş olsa, bize Refref'in Şanlı Süvarisi'ni düşündürmekten geri kalmıyor.

                                                                                                           İSKENDER  PALA

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BEREKET

29/11/2007 · Kategori: SEVGILI PEYGAMBERIM

 

 

 

MİSAFİR İSTEMEYEN KADIN

 

Misafirperver bir sahabi vardı. Hanımı ise hergün kocasının yanında bir kaç misafirle gelmesinine artık tahammül edemez olmuştu. Birkaç defa kocasına:

- Sen hergün birkaç misafirle geliyorsun, gelen misafirler, çocuklarımızın rızıklarını yiyorlar, dediyse de kocası, hergün yanında birkaç misafir getirmekte ısrar ediyordu.

Kadın sahabi dayanamayıp, RasÛlüllah'a şikâyete karar verdi:

- Ya Resûlüllah! Kocam her akşam eve birkaç misafir gtiriyor, böylece de kocamın kazandıkları hep misafirlere gidiyor. Birgün hastalanıverse, açlıktan ölmekten korkarım, dedi.

Peygamber efendimiz(s.a.v.) kadının kocasını, huzuruna çağırttı.

Adam:

- Ben misafirsiz edemem! Soframda misafir olması, bana neş'e ve bereket veriyor, diyor ve diretiyordu.

Bu sefer Peygamberimiz (s.a.v.) kadına, bundan sonra fazla değil, bir misafire razı olup olmadığını sordu. Kadın buna da razı değildi:

- Ben çocuklarımın rızkını başkalarının yemesine rıza gösteremem, diyordu.

Adam hiç olmazsa bir misafirde ısrar edince; kadın boşanmaktansa bir misafire razı oldu. Fakat o akşam üzeri beyinin, yine eve iki misafirle geldiğini gördü. Kadın sinirlenmişti, içi rahat değildi. Yemek hazırlamak için mutfağa girdi, üç kişilik yemek hazırlayıp tepsiyi kocasına verdi. Biraz sonra da misafirlerden birinin çıkıp gittiğini gördü. Hazırlanan yemeklerden biri yenmemişti.

Kadın kocasına:

- Misafirin biri niçin yemek yemeden çıkıp gitti? diye sordu.

Adam, ikinci misafirin farkında değildi:

- Sen hangi misafirden bahsediyorsun. Ben bir misafirle geldim, o da içerde işte diye cevap verdi.

Kadın çok iyi görmüştü. Misafirin birisi yemek yemeden çıkmıştı.

Bu münakaşanın içinden çıkamayacaklarını anlayan karı - koca, hemen Efendimiz Hazretlerine müracaata gittiler ve durumu anlattılar...

Onları dinleyen Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu.

- Evet! Eve iki misafir gelmişti. Fakat bunlardan birisi hakiki insan değil, insan suretine giren rızıktı. Allah (c.c.) hanımını akıllandırmak için rızkı insan kılığına sokmuştu.Hanımının ise, yine misafirler için bir miktar rızkı gözden çıkarıp hazırladı, ama o rızık, eksilmedi.

Şunu iyi bilesiniz ki, her misafir kendi rızkı ile gelir. Ve kimse, kimsenin rızkını yiyemez, eksiltemez... Hatta misafir, bir evin bereketini arttırır ve o evin rızkında artma olur, buyurdular. Tabii ki kadın, bu hadiseden sonra itiraz edecek durumda değildi.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ

16/9/2007 · Kategori: SEVGILI PEYGAMBERIM

 

 

O’nun, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı çok olurdu444. Zaten hayatı boyunca, arpa ekmeğiyle dahi, karnını bir kere doyurduğu vâki değildir445. Aylar geçer O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı.446

Bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Ebu Hüreyre (ra), namazdan sonra sordu: Ya Resûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: “Ya Eba Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek birşey bulamadım. Açlık takatımı kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”

Ebu Hureyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Resulü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu: “Ağlama Ya Ebâ Hureyre! Burada çekilen açlık, insanı âhiret azabından kurtarır.”447

O, bir liderdi. Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı448. İşte, Allah Resûlü de kendi hayat standardını onlara göre ayarlamıştı.

Teb’ası içinde, maddî hayat itibariyle en fakirâne hayatı O yaşıyordu.. hem de bunu kendi ihtiyarıyla yapıyordu. İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi. Bu, O’nun için hiç de zor değildi. Zira, sadece kendisine hediye olarak gelenleri dağıtmayıp yanında bırakmış olsaydı, o gün için en mesudâne bir hayat yaşamasına kâfi gelirdi; ama O böyle yapmayı hiç düşünmedi.

Bu, kat’iyen O’nun ve yetiştirdiği cemaatinin dünyaya küsmüşlüğü veya dünyayı terketmişliği ma’nâsına alınmamalıdır. Mesele bir kısım şom ağızların, “Bir lokma, bir hırka” deyip Allah Resulüne ait bir ahlâk ölçüsünü alaya aldıkları gibi değildir. İsteyen, kazanır, zengin olur ve Allah (cc)’ın emrettiği ölçüde zekatını verir, infakta bulunur; evet kimse böyle bir kazancın karşısında değildir.. hatta helâlinden kazanmak İslâm’da teşvik bile görmüştür. Bununla beraber, Allah Resulü’nün ve O’nun has dairedeki bir kısım arkadaşlarının, yukarıda müşahhas misâllerini verdiğimiz anlayışa ve idrake sâdık kalmaları gerekir. Aksi halde, hergün hızla büyüyen, Mekke ve Medine sınırlarını çoktan aşan bu cemaati, ilk günkü saffet ve duruluğunda tutmak mümkün değildir. Bu cemaat, sırf bir beden ve cismaniyet cemaati değildir. Bu cemaat, aynı zamanda, ruh, kalp, irade ve vicdan cemaatidir. Ve işte Allah Resulü, cemaatini bu dinamiklerle ayakta tutmaya çalışıyordu. Onlardan istediği her fedakarlığı da, evvela kendisi gösteriyor ve her mes’elede olduğu gibi bu mes’elede de çıraklarına örnek oluyordu. İşte, en çarpıcı örneklerden bir tablo:

Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Resûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ızdırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O’nu terkedeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi.. tanımıştı... Bu hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O’nunla beraber olmuşdu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebu Bekir (ra)’di ve Allah Resûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: “Yâ Eba Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebu Bekir (ra), Allah Resûlü’nü görünce derdini unutuvermişti. Zaten o, hep öyle idi. Hani Mekke’de Allah Resûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş.. bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Resûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış:. “Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun”449 demişti. O, bilmiyordu ki, Ebu Bekir (ra), O’nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Resûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O’ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Resûlullah’ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek birşey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.” Aynı dünya..!

Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Resûlallah, Sen niye çıktın?” Cevap aynıydı. Allah Resûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı.

Tam bu esnada bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer’di. Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Resûlü, sağ tarafına Hz. Ebu Bekir (ra)’i almıştı; ama, henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet gelen Hz. Ömer (ra)’di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selam verdi, selamı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer (ra)’e de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, Ey Allah’ın Resûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi.

Efendimiz’in hatırına Ebu’l-Heysem (ra) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu’l-Heysem’e gidelim” dedi.

Ebu’l-Heysem (ra)’in evine vardılar. Ebu’l-Heysem (ra) ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (ra) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslendi. Ne Ebu’l-Heysem (ra) ne de hanımı sesi duymadı. Fakat, yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! kalk Ömer geldi” dedi. Ebu’l-Heysem (ra), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi ne!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (ra), gelip seslendi: “Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebu Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi dirilten Allah Resûlü’ydü. O, “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Resûlullah geldi!” diyordu. Ebu’l-Heysem (ra), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mes’ûd anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti...

Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Resûlü’nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü:

“Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.” Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”(Tekâsür, 102/8).

İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesna bir insandı. Böyle bir insanın hayatında inhiraf bulmaya çalışmak, ya garaz, ya da cehalettir.

Hz. Ömer (ra) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Resûlullah’ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan (dakal) denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.”

Halbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hacet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara birşey bırakmıyordu.

Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu:“Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrafil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifade eder ki?”

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!



Oyunlar Kanzuk Toplist PageRank
asu78