BERBER

24/11/2008 · Kategori: hikaye



Bir gün bir adam berbere gider ve  saçını kestirmek istediğini söyler. 
Berber adamın saçını keser   adam berbere parasını uzatırken:
"Allah  razı olsun" der.
berber bu sözü duyunca der ki :
"ben Allah  a inanmıyorum eğer o var olsaydı fakirlerin halini görürdü ve onlara yardım ederdi. dünyada bu kadar fakir var ve ALLAH onlara yardım etmiyor" 
adam berberin bu sözlerine hiçbirşey demeden kapıya doğru ilerler. tam kapıyı açacakken dışarıda saçı sakalı birbirine karışmış garib bir adam görür ve kendi kendine:
 'bu ülkede hiç berber yokmuş' der
Berber bu sözü duyar ve 
'olur mu daha yeni saçınızı kestim ya ben berberim 'der .
 adam ısrarla:
 'yok yok bu ülkede berber yok ,eğer berber olsaydı şu dışarıdaki saçı sakalı birbirine karışmış garibi görürdü ve onun saçını keser sakalını traş ederdi'
berber bu sözleri duyunca sinirlenir ve der ki 'ama onlar bana gelmiyorlar ki eğer bana gelselerdi saçlarını keser sakallarını traş ederdim'
bunun üzerine adam şöyle cevap verir:
'yani diyorsunuz ki ben varım fakat o bana gelmiyor. peki siz hiç ALLAH a gitmeyi denediniz mi?'

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

umut

26/6/2008 · Kategori: hikaye







Japonya'ya atom bombası atıldığında 2 yaşında olan bir kız, 12 yaşına geldiğinde maruz kaldığı radyasyon nedeniyle kansere yakalanmış. Savaşta öksüz ve yetim kalan zavallıcık hastaneye yatırılmış. Ama durumu ümitsizmiş.

Hastanedeki tüm doktorlar, küçük kızın ölümü için gün sayarken, küçük Japon kızı hayat doluymuş. Koridorlarda koşuyor, oynuyor ve diğer hastalara yardım ediyormuş. Hastaların arasında en sevdiği kişi ise 80 yaşlarında, kendisi gibi kanser olan yaşlı bir kadınmış. Küçük Japon kızı, ölüm döşeğindeki bu yaşlı kadını hiç yalnız bırakmamış. Kadın ölmeden hemen önce "Benim için çok geç ama, bizim inanışımıza göre; eğer bir kişi kağıttan 1000 tane turna kuşu yaparsa, her istediği kabul oluyor. Ben yapamadım, sen yap ve kurtul" demiş ve son nefesini vermiş.

Küçük Japon kızı çok üzülmüş ama hayatta kalma arzusuyla geleneksel Japon sanatı olan origamiyle kağıtan turna kuşları yapmaya başlamış. Neşe içinde çalıştığından ilk başlarda çok hızlı yapıyormuş. 1000 tane turna kuşu yapması işten bile değilmiş. Ama sağlığı da hızla bozuluyormuş. Bu hazin öykü önce yerel, sonra da uluslararası basında yer almış. Dünyanın dört bir yanından insanlar kıza, binlerce turna kuşu göndermeye başlamış.

Ama küçük Japon kızı, haberler basında çıktığında elini kıpırdatamaz hale gelmiş. Hayatta son saatlerini 637. kuşu yaparak geçirmiş. Kuşu bitirmiş, gözleri kapanırken hemşireler ve hastabakıcılar, postadan çıkan yüzlerce origami kuşuyla odasına girmişler. Ama küçük Japon kızı yüzünde bir tebessüm yatağında cansız yatıyormuş. Postacılar aylarca kağıttan turna kuşu taşımışlar hastaneye. Sayısı milyonlara ulaşan turna kuşları Japonya'da bir müzede sergileniyor...

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

27/5/2008 · Kategori: hikaye

 

 İki Boy Ufak Pabuç

 

Ve Külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün Prens ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları, Prens tarafından beğenilmek için, ayaklarını daha ufak hale nasıl getireceklerinin çabasına giriştiler.

 

İşte o gün bu gündür kadınlar, ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin 'Prensi' olacağını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamasının, kendini depresif hissetmesinin sebeplerini sürekli kendi eksiklerinde arayarak. Ve Pabuç'un ne denli geçerli olduğunu hiç düşünmeden.

 

Erkekler ise ellerindeki 'ayakkabıya' (veya düşlerindeki kalıba) 'ayağını' (kendini) sıkıştıracak kadını arar; 'ayağı sıkışmış' bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup, mutlu edebileceğini bile düşünmeden.

 

Ve birlikte yalınayak yaşayabilmenin özgür keyfinden habersizce. 

 

 Leyla Navaro - İki Boy Ufak Pabuç

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

Bİ BEŞ DAKİKAN VAR MI???

13/5/2008 · Kategori: hikaye

Büyükçe bir parkın banklarından birinde orta yaşlı bir adam uzakta oynamakta olan oğlunu seyrediyordu. Bu sırada yanındaki banka bir kadın ilişiverdi usulca. Kaydıraktan kayan kırmızı tişörtlü çocuğu işaret etti: 'Şu kayan benim oğlum!' 'Allah bağışlasın, pek güzel bir çocuk!' dedi adam. 
'Salıngaçtaki mavi gömlekli de benim oğlum!' Sonra saatine bakıp, oğluna seslendi, 'Ne dersin Ahmetçiğim eve dönelim mi?' Ahmet yalvarırcasına konuştu; 'N'olur baba, beş dakika daha!' Adam başını sallayarak onayladı. Ahmet salınmaya devam etti. Aradan dakikalar geçti, adam oğluna tekrar seslendi: 'Gidelim mi Ahmet?' Ahmet tekrar yalvardı babasına, 'N'olur baba, beş dakika daha!' Bu sırada, tahterevallide bir arkadaş bulmuştu kendine. Adam tebessüm etti, yerine oturdu: 'Tamam, tamam!' 
Bu sırada kadının sesini duydu. 'Ne güzel, pek sabırlı bir babaya benziyorsunuz!' Adamın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, 'Büyük oğlum Ali'ye geçen yıl tam burada sarhoş bir sürücü çarptı. Onun acısı hâlâ yüreğimde. Ali ile yeterince vakit geçiremedim. Şimdi hayatta olsaydı, bir beş dakika onunla birlikte olmak için neler vermezdim ki! O gün, aynı hatayı Ahmet'te yapmayacağıma yemin ettim. O her defasında sallanmak için bir beş dakika daha kazandığını düşünüyor. Ama aslında, ben onu seyretmek için beş dakika daha kazanıyorum.' 
Nice beş dakikayı bir sonraki saatin başına yetişmek için ayağının altına taş diye alırsın. Aradan çıkarılası, önemsiz, kayda değmez bir süredir beş dakika... Saat 10'a beş varsa, yahut 10'u beş geçiyorsa, görmezsin beş dakikayı, yuvarlarsın onu hiçliğe. Belki önce sen yuvarlanırsın iğretiliğe; 'saat 10' dersin kısaca. Yok gibidir beş dakika... O yok olmasa bile, sen yoksundur onun içinde... Kendini bir türlü yakıştıramazsın beş dakikanın aynasına. Gölgelik bile değildir o. Telaşların, koşturmaların hammaddesi, suskun ve uysal köşe taşları gibidir. Yontulup atılır bir köşeye. Çıkıntıdır en fazla; pürüzsüz akıp geçen zamanın içinde kendinden utanan bir tümsektir; ihmale gelir bir küsurattır. 
Sığmaz ki insan beş dakikaya... 
Beş dakikaya başını dayayıp uyuyamazsın. Beş dakikaya kalbini, arzularını, ideallerini sığdıramazsın. Şöyle koltuğa kurulur gibi rahatça kurulamazsın beş dakikanın içine. Hasta karyolasının ucuna bitişir gibi oturursun orada. Sanki düşecekmiş gibisindir oradan. Birkaç dakikaya kalmaz kaldırılacaksındır. Az sonra son nefesini verecek, alıp başını gidecek beş dakika... Kimsenin umurunda olmayan bir hasta gibi, kimsenin umursamadığı son nefes gibi, kimsenin şehir nüfusundan düşmeyi düşünmediği sıradan bir cenaze gibi... 
Uzanamaz ki insan kalbi beş dakikaya... 
Beş dakika eğreti durur. Sen de eğretileşip öyle girersin onun içine... Hatırı yoktur beş dakikanın ömründe. Z/amansız bir bıçak sırtıdır o. Ne oradasın, ne burada. Sanki yastıktan kalkmış bir başın ardı sıra bıraktığı bir çukur. Uyumuşluk alameti,mahmurluk nişanesi. Beş dakika geldiği gibi gidecek bir gemi. Yandığı gibi sönecek ince bir kıvılcım. Adını bilmediğin bir dağın hiç adım atamayacağın yamacında bodur bir ağacın dalından gece yarısı düşüveren sarı kuru yaprak gibi düşer beş dakikalar ömrün rahminden... Kimsenin canı yanmaz beş dakika tükenirken. Kimsenin içinden bir şey kopmaz beş dakika daha ileri gitmişse zaman. 
Göğsünden zoraki aşk emmeye çalışan üvey evladındır beş dakika... 
Hiç ummadığın bir anda çıkagelirse, başını sokarsa kapıdan içeri sevinmezsin, sevinemezsin. Alıp başını giderse de aldırış etmezsin. Kaybını hesaba katmazsın. Eksikliğini eksik bilmezsin. 
Ömrün cüzdanında harcanacak bozuk paradır beş dakika... 
Vitrinlerin parıltısıyla dilenen, billboardların ışıltısıyla dillenen tüketim dilencilerinin ellerine bırakırsın onu umursamadan. Tesellileşirsin beş dakikalar üzerinden. Dilenciler 'hiç yoktan iyidir' deyip rahatlar ya bozuk parayı. Sen de 'elini boş çevirmedim hiç olmazsa' deyip rahatlarsın beş dakika ayırmakla. 'Hiç yoktan iyidir!'lerin dizi dibinde yetim bir çocuk gibi elbisesiz, süssüz, tesellisiz sürünür beş dakika... 
Hayatın yırtık cebinden kayıp düşen yarı çiğnenmiş bir sakızdır beş dakika.  Köşede unuttuğun, küstüğün kırık ve puslu ayna gibi, yüzünün rengini, gözünün ışıltısını çok görürsün ona. Gövdeni koymazsın karşısına. 
Oysa, ömür dediğin 'beş dakika'lardan ibaret değil mi? 
Beş dakikaların içinde saklı oysa kelebeklerin çiçekleri göğe katan kanat çırpışları. 
Beş dakikaların başında bekliyor oysa hiç lekesiz tebessümü sevenlerinin. 
Beş dakikaların ortasında pusu kurmuştur oysa, ömür boyu sürecek sevdaların ilk bakışı. 
Beş dakikaların usulca örttüğü boşlukta kıpır kıpır yaşamaktadır sonralara sürgün ettiğin aşkların yalımı. 
Orada seni bekleyen 'dudaklarına borçlandığın ve hiç ifade edilememiş sözlerin olmalı, ürkek ve çekingen...' 
Tir tir titreyen bir serçedir beş dakika avuçlarının içinde. Parmaklarının arasında bekliyor, olan bitenden habersiz... Bir dokunsan gözlerinle, bir okşasan sözlerinle... Beş dakikaya kalmadan kanat çırpacak serçe. Beş dakikaya kalmadan minik bedeninden dışarı taşacak. Beş dakika içinde sonsuzun saklı olduğunu bilecek... Göklere hayat dolu bir kanat daha değecek... Varlığın göğünde bir kanat da sen olacaksın beş dakikada... Varlığın göğsüne bin can olacaksın beş dakikada... Çok geç kalıp da, 'Bir beş dakika daha... N'olur bir beş dakika daha...' demeden...

 

                                                                                                             SENAİ DEMİRCİ

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

« Önceki ::



Oyunlar Kanzuk Toplist PageRank
asu78